Sosyal Fobi


Bizi biz yapan hatalarımız ve doğrularımızla bir bütün olmamızdır.

Stratejik Yönetim ve Araştırmalar Derneği >>> Analiz/Makaleler

SOSYAL FOBİ

“Fobi” kelimesi hepimizin aşina olduğu bir sözcük haline geldi. Üstelik şehirde yaşayan nüfusun yoğunluğu ve bu gri dünyaya doğan çocuklar dolayısıyla, doğamızın bir parçası olan canlılardan bazıları da “fobi dünyamız” da yerlerini aldılar.

Fobiyi bilimsel olarak normal dışı korkular şeklinde tanımlıyoruz ve listesi yapıldığında 100’den fazla olduğunu görmekteyiz. Günümüzde yaygınlığı sebebiyle karanlıktan korkmak, kapalı yer korkusu, çeşitli hayvanlara karşı korku ise artık kanıksadığımız korkular arasındalar.

Şehir hayatı insanların üzerinde pek çok stres faktörü ile ağlarını örmektedir. Okulda, sosyal çevrede, özel ilişkilerde ve iş yaşamında yoğun bir rekabet hâkim ve sadece bilgisiyle, görgüsüyle insanlar birbirlerini etkilemiyor; iradesi, hırsı ve azmi ile de hem etkiliyor hem de ezip (!) geçiyor. Sosyal Fobi kavramı da tam bu noktada karşımıza çıkıyor. Kişiliğimiz gereği fazla dışa dönük değilsek veya yetişme tarzımız gereği bastırılmışlık duygusu kimliğimize yer ettiyse, günümüzün her anlamdaki rekabetçi ortamının, bizlere sosyal fobi yaşatması kaçınılmazdır.

Sosyal fobiyi kısaca, toplum önünde otururken, konuşurken veya herhangi bir eylemde bulunurken kızarma, terleme, ellerimizin titremesi, göz teması kurmakta zorlanma, küçük düşürücü eylemlerde bulunmaktan aşırı korkma şeklinde tanımlayabiliriz. Bazen bu korku o kadar nedensizdir ki, hiçbir deneyime dayanmaz; başarı ve performans gerektirici eylemlerden uzak durmamıza sebep olur. Bu şekilde anlatılınca hepinize basit gibi görünen sosyal fobi, psikiyatride anksiyete bozuklukları arasında yerini almış ciddi bir sorundur. Sevdiğimiz insanlarda bu durumun erkenden farkına varmamız pek çok açıdan kişinin hayatını olumlu yönde değiştirmemizi sağlayacaktır. Özellikle çocuk yetiştiren ebeveynler isek, gelecek bizim ellerimizde demektir. Bundan dolayı sosyal fobinin belirtilerine kısaca bakmanın uygun olduğunu düşünüyorum:

Öncelikle çeşitli fizyolojik belirtileri bulunmaktadır. Sosyal ortamlarda insanlar bize baktığı zaman veya bir soru yönelttiği zaman yüzümüz hemen kızarıyorsa, aşırı derecede heyecanlanıp terlemeye başlıyorsak, nefesimiz kesiliyor, ağzımız kuruyor ve kalp atışlarımız bizi rahatsız edecek derecede düzensiz ve hızlı ise, titrediğimizi ya da en azından ellerimizin titrediğini hissediyorsak fobik belirtiler gösteriyor olabiliriz.

İkinci olarak sosyal fobi düşüncelerimizde kendisini gösterir. Aklımızdan “güçsüzüm”, “yetersizim”, “beğenilmiyorum”, “mükemmel olmalıyım”, “asla hata yapmamalıyım”, “kaygılıyım ama belli etmemeliyim” gibi düşünceler sürekli dolanıp duruyorsa ve çevresel tepkileri sürekli olumsuza yorarak kendimize kızıyorsak (ben bir aptalım, salak gibi davranıyorum gibi) fobi geliştirmiş olabiliriz. Bu tip düşünce takıntılarının çevremizden ziyade, kendimize ciddi zararları bulunmaktadır.

Son olarak ve en önemlisi davranışlarımıza yansıyan belirtiler mevcuttur. Topluluktan kaçınma, korkutucu (!) bulduğumuz ortamlara girmeme ve kaçma, ilgi kaybı ve yapılan işle ilgisiz şeyler düşünme, sık sık hayallere dalma, kilitlenip kalma, donma, bir diyalog esnasında yapabiliyorsak konu ve ilgi değiştirme, madde bağımlılığı ve benzeri ciddi davranış bozuklukları şeklinde karşımıza çıkabilir.

Bu belirtiler sadece bizde değil, sevdiklerimizde ve çocuklarımızda da olabilir. Farkında olmadığı bir sosyal fobiye sahip bireyler, topluluk önünde konuşmak istemezler, yemek yerken veya bir işle uğraşırken seyredilmekten hoşlanmazlar, iş hayatında patron veya yetkili olan bireylerle diyaloğa girmekten kaçınırlar, eve misafir kabul etmekten nefret ederler, yeni bir konu üzerinde başkaları ile tartışmak istemezler, telefonla konuşurken yalnız olmayı severler, yeni tanıştıkları kişiler ile göz teması kurmaktan kaçınırlar, ilgi odağı olmak hiç onlara göre değildir, bundan dolayı doğum günlerini bile kutlamak istemezler, yazı yazmak gibi basit işleri dahi yalnız yapmayı tercih ederler.

Sosyal fobi, kişilerdeki özgüven eksikliği ile sıklıkla karıştırılmaktadır. Fobi dediğimiz zaman bize ve çevremize etkilerinin daha şiddetli olduğu düşünülmelidir. Fobiler bir kriz durumu gibi yaşanır ve etkileri sağlık sorunlarına yol açabilecek ve yaşam kalitemizi bozabilecek kadar derindir. Özgüven eksikliği olan bireylerde ise bu durum gözlemlense bile çok üzerinde durulmadan hayatlarını sürdürebilmekte ve ufak tefek başarılara da imza atabilmektedirler. Hatta tek alanda uzmanlaşanlarda veya bireysel çalışmalarda çok büyük başarılar da elde ettikleri görülebilmektedir.

Bireysel sorun ister fobi düzeyinde ister özgüven eksikliği düzeyinde olsun, her birey zekâsı ve yetenekleri doğrultusunda “kendini gerçekleştirme” durumunu yaşayabilmelidir. İnsana verilen değer ve sosyal sorumluluklarımız gereği, yukarıda bahsi geçen sorunları yaşayan herkes bir uzman desteği alarak kendisini geliştirebilir ve Maslow’un ihtiyaçlar hiyerarşisindeki en üst seviyeye ulaşabilir. Bu noktada bazı önerilerde bulunmanın faydalı olacağını düşünüyorum:

Sosyal fobi geliştirmeye başlamış insanlarda “mükemmelliğin” oldukça farklı bir yeri vardır. Topluluklardan kaçınmanın en önemli nedeni “mükemmel olmalıyım, rezil olmamalıyım, zayıflık göstermemeliyim, reddedilmemeliyim, insanların gözündeki değerim düşmemeli” şeklindeki sabit fikirlerdir. Oysaki makul her insan mükemmel olmadığını bilir. Bizi biz yapan hatalarımız ve doğrularımızla bir bütün olmamızdır. Sağlık durumumuza, yorgunluk veya dinçliğimize, duygu durumumuza bağlı olarak o günkü performans seviyemiz değişir. Bazen az bazen çok konuşabiliriz. Karşımızdaki kişilerin bizi tanıyor olması veya tanımıyor olmasına göre duygu durumumuzu ayarlar ve davranışlarımızı bir dengeye oturtabiliriz. Bunun için bireyin kendisini gerçekten iyi tanıyor ve bireysel durumu ile ilgili farkındalık halinde olması gerekir. Kısacası ilk adım “kendini bilmek”tir.

Sosyal fobik kişinin hayalci olduğundan bahsetmiştim. Hayal kurmak aslında ruhun şifa kaynağıdır. Çocukluğumuzda başarıyla ve hazla yürüttüğümüz hayal dünyamız, yaşımız ilerledikçe zayıflamakta ve bir süre sonra silikleşmektedir. Sosyal fobik birey hayal kurma eylemini sosyal ortamdan kaçma aracı olarak kullanmaktadır. Dış dünyada yaşayamadığı her şeyi kendi içinde hayal ederek yaşamaktadır. Davranış Bilimleri Uzmanlarının pek çoğu eğitimlerinde “zihinde canlandırma” olayını kullanmaktadır. Siz de sıkıntı yaşadığınız olay veya durumları düşünerek, bunlar üzerinde yeni senaryolar yazabilir, yeri geldikçe planladığınız yeni diyalogları ve davranış kalıplarını eyleme dökebilir ve fobi haline gelmeden önleminizi alabilirsiniz.

Hepimizde çeşitli korku ve kaygılar olabilir. Az miktarda stres, doğru yönetildiğinde bizi harekete geçiren bir lokomotif görevi görmektedir. Önemli olan bu duyguların bizi esir almasını önlemek, sosyal soyutlanma veya suskunluğa yol açmadan giderilmesidir. Günlerdir aklınızda olan bir fikir mi var, bugün gidin ve bunu patronunuza söyleyin. Beğenip beğenmemesi önemli değil, siz yapın. Uzun zamandır aramadığınız bir arkadaşınız mı var, arayın ve görüşmek istediğinizi söyleyin. İş arkadaşlarınız akşam buluşup bir şeyler mi içecekler, evde oturup televizyona kitlenmek yerine gidin, çay için, kahve için, soda için fark etmez ama gidin. Evde yalnız kalmayı tercih edip sosyal ortamlardan kopan insanlarda bir süre sonra madde bağımlılığı görülebilmektedir. Sigarayı arttırabilir, 1 kadehle başlayıp şişenin dibini bulmaya gidebilir, sakinleştirici, uyku ilacı gibi yatıştırıcı her tür maddeye ilginiz artabilir. “İnsan insanın kurdu” (homo homini lupus/T.Hobbes) olduğu kadar günümüzde aynı zamanda ilacıdır.

Çocuklarımızda da kaygı, korku, çekingenlik gibi durumların okul başarısını ciddi etkilediği gözlenmiştir. Çalışkan ve başarılı bir evlada sahip olmayı her ebeveyn ister. Ancak iyi gözlemci anne babalar, öğretmenlerin de desteği ile çocukta sosyal fobi oluşmaya başladığını fark ederek önlemlerini çok gecikmeden almalıdır. Sosyal fobik çocuk bildiğini söyleyemez, sınavlarda aşırı heyecanlanır ve yapamaz, üzerine çok gelen arkadaşlarına saldırgan tavırlar gösterir, okulu sevmez, gitmek istemez, hasta numarası yapar, okula gönderseniz dahi ilk fırsatta kaçar ve bizler de kara kara düşünürüz “çocuğum neden böyle yapıyor” diye. Oysa standart zekâ düzeyinde bir çocuk, ebeveynlerin yeterli ilgisi ile derslerini geçecek, sözlülerde başarılı olacak, birkaç güzel arkadaş edinecek ve yaşamını kendi başına sürdürebilecek bir birey olabilecektir. İlgiyi sakın maddi olarak algılamayın. Bir çocuğun her istediğini almak, onunla geçireceğiniz sağlıklı 1 saatin yerini asla tutamaz. Çocuklarımızı her şeyi kolay elde etmeye alıştırmak yerine, cep telefonumuzu dahi bir kenara bırakarak sadece ona odaklandığımız dakikaların keyfini çıkarmalıyız.

Okul öncesi dönemde de ebeveynlerin dikkat etmesi gereken pek çok nokta vardır. Konumuzu çok saptırmamak adına sadece birkaçını paylaşmakla yetineceğim. 1-3 yaş arası dönem dediğimiz “özerklik evresinde” çocuklarımız yavaş yavaş anneden ayrılarak bağımsız hareket etmeye başlar. Bu dönem çocuğun yürümeye başladığı zamandır. Hani deriz ya “alıp başını gidiyor, biz de peşinden koşturuyoruz” diye. İşte bu dönemde çocuklara karşı aşırı korumacı olunmamalı, sürekli ve gerekli gereksiz ceza verilmemeli, baskı altında tutulup anne bağımlılığı yaratılmamalıdır. Çocukta bu dönemde oturan eziklik duygusu; kızgınlık, utanç, şiddet eğilimi, bağımlılık, içe kapanma gibi davranış bozuklukları olarak dalga dalga ileriki yaşlara taşınmaktadır.

Gelişim yaşam boyu sürer ve bizler istediğimiz aşamada kendimize yatırım yapabiliriz. İlaç tedavileri, davranış terapileri günümüzde başarı ile uygulanmaktadır. Uzmanlardan destek almaya çekinmeyin. Şehir hayatının bizde yaratmış olduğu travmatik pek çok etki bulunmaktadır; kaygı ve stres günlük yaşamımızın bir parçası olmuş durumdadır. İki güzel yazarın dediği gibi, “çaresiz değilsiniz, çare SİZsiniz.” Değişimi isteyin yeter!

Deniz BEKMAN MAVİDEMİRLİ

Davranış Bilimleri Uzmanı